Conversations.

“Bu şehri insanlardan daha çok seviyorum” dedi. “Sorularıma verdiği cevaplar her zaman bu kadar görkemli, ve konuşmuyor.”

İkinci yudumumun verdiği acılığın ciğerlerime kadar indiğini hissetmiştim. Mimiklerimi kontrol etmeye çalışarak yüzümü caddeden yana çevirdim. Duyduğum cümlelerden sonra, bir kanıt ararcasına, korna sesleri tırmaladı beynimi - önüme döndüm. Alaylı bakışları cümle kurmamı engelliyordu. Belki de karşısındaki insanı şehir’leştiren de kendisiydi. Cevaplar her zaman görkemli olmak zorundaydı, şehirlerin sönmeyen ışıklarına ithafen, her zaman tatmin olduğunu görebilmek…

“Sanırım üçüncü bir yuduma ihtiyacın var, boğazını tıkayan kelimeleri midene indirebilmek için iyi bir sebep. Seni susturan düşüncelerin değil, ne düşüneceğinden emin olamaman. Her dakika düşünmeye değer bir şeyler seçmek yaşamak kadar zor olmalı.”

Kelimeleri toparlamaya ihtiyacım yoktu. Üçüncü bir yuduma da. Gülümseyerek ona döndüm. Bardağındaki buzların birbirine çarptığı anda çıkarttıkları ses, iki insanın düşünceleri gölgesinde oynadıkları gizli satrancın şah-mat’ının an’a yansımış haliydi. Yine susacaktım. Varsayımları belki kendini rahatlatması için yeterliydi, sonuçta içinde yaşadığı şehri insanlardan daha çok seviyordu, ben de konuşmuyordum. Beni de sevmesi için değil, ya da ne düşüneceğimden emin olamadığım için değil, -her dakika düşünmeye değer olan bir şeyler seçmek şu anda bu masada oturmaktan daha rahatlatıcı olsa bile- düşünmediğim için.

Yalnızca “düşünmediğim” için. Fazla mı basitti diye düşünmek zorunda kaldığım o an, yine düşünerek cevabı bulmuştum. “Everything should be made as simple as possible, but not simpler.” Gülümsemeye devam ettim, bu cümlemin başlancıydı. “Bazı insan bu şehri insanlardan daha çok sevebilir” dedim. “Sorularına verdiği cevaplar her zaman bu kadar görkemli, aynı zamanda da konuşmuyor. Ben de konuşmadım, fakat bu, kafanın içinde bunu bir problem olarak nitelendirme varsayımları doğurdu. Ama ben gülümsemeye devam ettim. Varsayımlarına verdiğim cevaplar her zaman bu şehir kadar görkemli olacak, aynı zamanda da konuşmayacağım. Yüzümü görmen de gerekmiyor, ne de olsa bu şehrin de belli bir yüzü yok, yalnızca düşündüğün sorulara verdiğin cevapları süsleyen güzel dizayn edilmiş sokaklar, bu büyük gökdelenler, yan kafeden duyduğun Cole Porter’ın muhteşem notaları var. Bir yüzden daha fazlası, ama sana bakan bir çift gözden daha canlı hissettirmediği kesin. Ama ben bir daha hiç konuşmayacağım, o yüzden bütün görkemli cevapları en sona saklıyorum.”

Anladığından emindim. İki dolarlık plastik bir maske edasıyla eriyip giden kalkanının yerini duyduklarını süzgeçten geçirmeye çalışan bir çift göz almıştı. Devam edip etmeyeceğimi anlamaya çalışıyordu. Sonsuza kadar susmamı istemediği kesindi. Ama onu susturan düşünceleri değildi, ne düşüneceğinden emin olamıyordu. Şu dakikada düşünmeye değer bir şeyler seçmek bu şehrin gerçekte var olmayan yüzüyle karşılaşmak kadar zor olmalıydı. Var olanları, yarattığı gerçekliğe değişmek sorduğu sorulardan mıydı, yoksa alacağı cevapların onu en dibe çekeceği gerçeğinin bir yansıması mı? Aslında ne kadar basit diye düşündü. En çok bu kelime üzerinde düşünmeye değerdi. Düşünmeye devam etti, ve hiç konuşmadı. Bütün o görkemli cevapları en sona saklayan başından beri kendisiydi. Mimiklerini kontrol etme ihtiyacı hissetmeden başını caddeden yana çevirdi. Duyduğu ise korna seslerini bile bastıran, Cole Porter’in sesiydi ;

“Good authors too who once knew better words, Now only use four letter words, Writing prose, Anything Goes…”

11 ay önce tarihinde gönderildi. 2 yoruma sahip.
  1. septimuscaelum bunu gönderdi